Google

Sitetistik

Zirve100 En iyi
Menü
  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Arşiv
  • Kategorilerim
  • 17 Agustos Depremi
  • Ask a Dair Hersey
  • Basindan secmeler
  • Bilgisayar Programlari
  • Bilim ve Tekneloji
  • Bunlari Biliyormusunuz
  • Ciddi ve Duzeyli Yazilar
  • Cocuk Resimleri
  • CİDDE
  • Dijital Resimler
  • Edebiyat
  • Fikralar
  • Foto ve Fotoshop Resimler
  • Gif Resimler
  • ilginc haberler
  • ilginc vedeolar
  • itiraflar
  • Kanlica Mezarlik Sakinleri
  • Kanlica Resimleri
  • Kanlicadan İnsan Manzaralari
  • Karikaturler
  • Kurban Nasil Kesilir
  • kuresel isinma
  • MEKKE
  • Memleket Videolari
  • Mizahi Yazilar
  • Oyunlar
  • Pratik Bilgiler
  • Ressamlardan Muhtesem Resimler
  • Saglik
  • Sigara
  • Siyasi Karikaturler
  • Suudi Arabia Jeddah Cidde İnsan İnsaat vb.Manzaraları
  • Tarih
  • Yazılarım
    İstatistikler
    Görsel

    22/3/2008

    Çanakkale'nin kadın kahramanları..


    Çanakkale'nin kadın kahramanları..



    Çanakkale Savaşı üzerine araştırmalar yapan yazar Zümrüt Sönmez, erkek kılığında Çanakkale Savaşı'na katılan ve büyük yararlılıklar gösteren kadınların çarpıcı hikâyelerini bir kitapta anlattı.

    Çanakkale’nin kadın kahramanları


    Çanakkale Savaşı üzerine araştırmalar yapan yazar Zümrüt Sönmez, erkek kılığında Çanakkale Savaşı'na katılan ve büyük yararlılıklar gösteren kadınların çarpıcı hikâyelerini bir kitapta anlattı.



    Kızıl Toprak Ak Yemeni Savaşın Kadınları'' adlı ilk kitabını Yarımada Yayınevi'nden çıkaran Yazar Zümrüt Sönmez, Çanakkale Zaferi'nin kazanılmasında kadınların çok büyük emeği olduğunu söyledi.


    Kurtuluş Savaşı'nın kadın kahramanları ile ilgili çalışmalar olduğunu ancak Çanakkale Savaşı'na katılan kadınlar hakkında daha önce bir araştırma yapılmadığını bildiren Sönmez,

    -- ''Çanakkale anlatılırken kadınların rolü hep eksik kalıyordu. Yaklaşık 1 yıl önce başladığım araştırmalar sonucunda Çanakkale Savaşı'na katılan kadınlarla ilgili bir kitap hazırlamaya karar verdim'' diye konuştu.


    Araştırmaları sırasında Türk kadınının vatan uğruna neler yapabildiğini örnekleriyle gördüğünü kaydeden Sönmez, şöyle konuştu:

    --  ''Türk kadını, cephede erkek kılığında düşmanla savaştı, cephe gerisinde ise askerlerin mermi ve erzak ihtiyaçlarını karşılayarak zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı. Osmanlı gazete arşivleri ve Çanakkale ile ilgili muhtelif eserlerdeki araştırmalarım sonucunda zaferin kazanılmasında etkili olan kadınların hikayelerini 'Kızıl Toprak Ak Yemeni Savaşın Kadınları' adlı kitabımda derledim.


    Eserimde, vatan söz konusu olduğunda kadınların neler yapabileceğini örneklerle anlatmaya çalıştım. Kitabımın bu konudaki bir boşluğu dolduracağını düşünüyorum.''


    Düşman askerleri, keskin nişancı Türk kadınlarını anlatıyor


    Sönmez'in kitabında, Almanya ve Yeni Zelanda arşivlerinde savaşa katılan askerlerin mektup ve günlüklerinde ''Türk kadın keskin nişancılardan'' bahsettiği belirtiliyor.


    Avustralyalı piyade er J.D. Davies, savaş sırasında annesine yazdığı mektupta keskin nişancı Türk kadınlarıyla ilgili şunları anlatıyor:

    --  ''Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel yapılı tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı. Bu savaş korkutucu.'' Hastane gemisiyle İngiltere'ye götürülen bir İngiliz asker ise yanında bulunan gazeteciye,

    --  ''O, bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu, evi boşaltıp teslim olmayı reddediyordu. Sonunda ele geçirdiğimizde yanında annesi ve çocuğu da vardı. Yakalanana kadar bir pencereden ısrarla ve özellikle de subaylarımızı hedef alarak ateş etmişti. Sanırım öldürdüğü bazı kurbanlarını sürgülemişti de'' dediği kitapta belirtiliyor.


    Mücahide Hatice hanım


    Çanakkale Savaşı'nda cephede savaşan kadınlardan Mücahide Hatice Hanım'ın, 1926 yılında bir gazeteye verdiği demeçte,  Anafartalar 56. Fırka'da silahıyla mücadele ettiğini belirterek,

     -- ''Adım Ahmet'ti. Kadın olduğumu kimse bilmiyordu. Şarapnel parçaları ve kurşunlarla 9 yerimden yaralandım. Milli muharebemize de gönüllü katıldım'' dediği kaydediliyor.


    Babasının yanında ölmeye giden Nezahat onbaşı Çanakkale Savaşı'ndaki 70. Alay'ın komutanı Albay Hafız Hamit Bey'in kızı Nezahat Onbaşı'nın babasıyla birlikte 3 yıl boyunca bütün savaşlara katıldığı, 70. Alay'a ise Yunanlıların ''kızlı alay'' lakabını taktıkları belirtiliyor. Kurtuluş Savaşı sırasında Gediz Cephesi'nde 70. Alay'ın düşman kuvvetlerinin saldırılarıyla zor anlar yaşadığı, bu sırada Nezahat Onbaşı'nın, geri çekilen askerlerin önüne geçerek

    --  ''ben babamın yanında ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?'' dediği, bunun üzerine geri dönüp savaşa devam eden askerlerden çoğunun şehit olduğu, böylece düşman askerlerinin Anadolu'ya ilerlemesini geciktirildiği kaydediliyor.


    1921 yılında TBMM'de Nezahat Onbaşı'ya İstiklal Madalyası erilmesinin gündeme geldiği, tartışmalı geçen oturumların ardından konunun unutulduğu ifade ediliyor. Nezahat Onbaşı'ya 1986 yılında Dolmabahçe'de düzenlenen törenle şükran plaketi verildiği de kitapta anlatılıyor. 

     Made in Çalı

    19/3/2008

    Türklerin büyük sürgünü!


    Türklerin büyük sürgünü!



    Yüzyıllar boyunca vatan edindikleri topraklardan bin bir türlü işkence ve zorlukla uzaklaştırılan, yollarda milyonlarcası ölen Türklerin son 150 yılı büyük acılarla dolu. Bu büyük sürgün sırasında 5,5 milyon Türk ve Müslüman hayatını kaybetti.

    Türklerin büyük sürgünü! 

    Gülizar Baki'nin haberi

    Yüzyıllar boyunca vatan edindikleri topraklardan bin bir türlü işkence ve zorlukla uzaklaştırılan, yollarda milyonlarcası ölen Türklerin son 150 yılı büyük acılarla dolu. Bu büyük sürgün sırasında 5,5 milyon Türk ve Müslüman hayatını kaybetti. 10 milyona yakını evinden, yurdundan oldu. 150 yılda yaşanan acılar, ‘Sürgün ve Ölüm’ belgeseliyle ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

     

     

    Türklerin başta Balkanlar olmak üzere Kafkasya, Kırım ve Doğu Türkistan’dan tehciri, ilk kez bu kadar kapsamlı bir çalışmayla dile geliyor. ‘Sürgün ve Ölüm’ adını taşıyan belgeselde, Osmanlı’nın son 150 yıllık döneminde soykırım, baskı ve işkence yapılarak göçe zorlanan insanların dramı anlatılıyor.

    Ahmet Okur’un yönettiği belgesel filmin senaryosu Cemil Yavuz’a, müzikleri Ali Otyam’a ait. Üç yılda 130 kişilik ekiple çekilen film için özel araçla Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Romanya, Ukrayna, Kırım, Avusturya, Moldova ve Macaristan’da 114 bin km yol kat edildi. 13 ülke, 53 şehir ve 169 köyde çekimler gerçekleştirildi. 9 bölümden oluşan belgesel için göçü yaşayan 350 kişiyle röportaj yapıldı.

     Aralarında Prof. Dr. Kemal Kapat, Prof. Dr. Yusuf Hamzaoğlu, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve Prof. Dr. Mehmet Saray gibi isimlerin bulunduğu birçok bilim adamının görüşüne başvuruldu.

    93 Harbi, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı... Osmanlı, bu savaşlarda yenilmekle kalmadı; çok önemli toprak kayıpları yaşadı. Bu toprak kayıpları da toplumsal travmaları getirdi. Üç kıtada hüküm süren Osmanlı, Rumeli’yi yani Balkanlar’ı kaybetmenin ızdırabını hissetti en çok da..

    Balkanlar’dan tehcir edilen insanların yaşadığı acılar, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ hissediliyor. Göç aslında Türk insanına çok yabancı bir kavram değil; bu, vatanlarından zorla sürülmenin acısı...

    Yaşadıkları topraklarda baskı ve zulum gördükleri için

     göç etmek zorunda kalan milyonlarca

    Türk ve Müslüman Anadolu’ya sığındı.

     

    Göç rüzgârı ilk Kırım’dan esti

     

    1349’da Rumeli’ye ayak basan Osmanlılar için 1683’te Viyana Kuşatması’ndan sonra tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu kuşatmadan yaklaşık 100 yıl sonra 1774’te Kırım kaybedildi. Sadece 1783-84 tarihleri arasında 80 bine yakın Kırımlı, Kırım’dan kaçarak Osmanlı’ya sığındı. 19. yüzyıl Osmanlı için felaketler yüzyılıydı.

    1856-1864 yılları arasında yaklaşık 500 bin Kafkas Müslüman da Osmanlı topraklarına göç etti. 1864’ten sonrasını da sayarsak bu şekilde Kafkasya’dan göçe zorlanan 1 milyon 200 bin Kafkasyalıdan ancak 800 bin kadarı Osmanlı topraklarına ulaşabildi. Ama asıl büyük göç ya da sürgün 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 savaşından sonra yaşandı. Balkanlar’da sonuç felaketti. Balkan savaşında 1 milyon 253 bin insan muhacir durumuna düşmüş, 261 bin 937 kişi yani eski nüfusun yüzde 17’si katledilmiş ya da sürgünlerde ölmüştü. Savaştan önce Rumeli’de 2 milyon 315 bin Müslüman nüfus yaşıyordu.

     Savaşlar ve göç yollarında bu insanların 632 bini hayatını kaybetti. Sonuçta Balkanlar’da kalan Türk nüfusu bir milyon 445 bine düştü. Hakimiyet kurduğu yerlerde asimilasyon yerine insanî bir politika izleyen Osmanlı, doğduğu topraklara kağnıların üzerinde geri dönüyordu.

    Kafkaslar ve Balkanlar’da yaşanan acılardan yıllar sonra Doğu Türkistan’da da Rusya ve Çin’in baskısından ve işkencesinden bunalan Türkler zorunlu bir göç yaşadı. Daha doğrusu anavatanını terk etmek zorunda kaldı. Doğu Türkistanlıların bir kısmı, 1930 ve 40’lı yıllarda ata topraklarını bırakarak, kafileler halinde insanlık tarihinin en zorlu yolculuklarından birine çıktılar.

    Kızgın çölleri, geçit vermez Himalaya Dağları’nı aşarak, savaşa savaşa, öle öle, azala azala Hindistan’a ulaştılar. Yola çıktıktan yaklaşık yirmi yıl sonra Menderes’in davetiyle Hindistan’dan Türkiye’ye geçtiklerinde sayıları milyonlardan sekiz yüz bine düşmüştü.

    Türklerin yaşadıkları acılar, 20. yüzyılın ortalarında bile devam etti. Daha önceki göçlerden dolayı sayıları bir hayli azalan Kırımlı Türkler ve Müslümanlar bu sefer Stalin’in zulmüne uğruyordu.  Stalin, 1944 yılında Kırım Türklerinin hepsini sürme kararı verdi.

    Bir gece vakti yataklarından kaldırılarak hazırlanmaları için sadece 15 dakika verilen bu zavallılar, yanlarında birkaç parça eşya ile hayvan vagonlarına tıkıldılar. Yolda çoğunluğu hayatını kaybetti, hayatta kalabilenler ise Sibirya içlerine kadar götürüldüler.

    Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni rejimler kuruldu, ama Türklere ve Müslümanlara karşı tavır değişmedi. Burada yapılanlardan dolayı Türkler 1950 ve 1980’lerde büyük göç dalgalarıyla Türkiye’ye geldiler. 1989’da ise II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük göç dalgası yaşandı. Bulgaristan’dan 313 bin Türk doğduğu toprakları terk edip Türkiye’ye geldi.

     1990’lı yılların ortasında Bosna’da yüz binlerce Müslüman Boşnak öldürüldü. Sadece Birleşmiş Milletler’in koruması altındaki Srebrenitsa’da Sırplar 12 bin silahsız insanı vahşice öldürdü. 2001 yılında da Müslüman Arnavutlar ve Kosovalılar sıkıntıya düştüler. Türkiye, hem onlardan göçmek isteyenleri kabul etti hem de güvenliklerini sağlamak için askerî gücüyle oraya gitti.

    Fakat geçtiğimiz 150 yıllık süreçte, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla başlayan göçler sırasında çok acılar yaşandı. Ama maalesef yaşananları ancak yaşayanlar bildi. Dünya, Türklerin, onların akrabalarının ve diğer Müslümanların çektiklerine kayıtsız kaldı. 1800’lü yılların başından günümüze kadar en vahşi yöntemlerle öldürülen beş milyondan fazla insanımızın hesabını soran olmadı.

    Şimdi ise bugüne kadar hep içimizde ‘dindirdiğimiz’ bu büyük acıyı, insanlık ayıbını dünya kamuoyuna anlatacak bir film var karşımızda. Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, yapımcılığını üstlendiği belgeseli Zeytinburnu’nda yaşayan insanlara vefa borcu olarak görüyor.

    Çünkü Zeytinburnu, Balkanlar’dan, Kırım ve Doğu Türkistan’dan binbir çileyle göç eden muhacirlerin kurduğu bir semt. Sözde Ermeni soykırımına atfen “Son 150 yıllık tarihi incelediğimizde en az yüzü kızaracak olan, hatta yüzü kızarmayacak olan bizleriz.” diyen Aydın, “O zamanlar dehşetli savaşlar yaşanıyormuş, dolayısıyla herkes sıkıntı çekmiş. Ama en çok sıkıntı çeken Türkler ve Müslümanlar olmuş. Çok büyük acılar çekmişler.” diyor.

    Balkanlar’dan ve Kırım’dan göç eden yüz binlerce muhacir İstanbul sokaklarını doldurmuştu. Sirkeci ve Zeytinburnu garlarının yanı sıra Tuzla, zorlu bir yolculukla gelenlerin konakladığı yerlerdi.

     

    Torunlar, geldikleri yeri tanımıyor

     

    Tüm bu bilgiler ve belgesel, akıllara, bu kara lekenin neden yabancı hatta Türk tarih kitaplarında hakkıyla anlatılamadığı, insanların vicdanlarında gereken yankıyı bulamadığı sorusunu getiriyor. Cevabı, belgesel için yüzlerce göçmenle ve uzmanla görüşen yönetmen Ahmet Okur veriyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nin göçmenleri karşılama, yerleştirme, onlara sosyal imkanlar ve iş olanakları sağlama açısından Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok daha başarılı olduğu söylenebilir. Türkiye’dekiler göçmenlere kendi insanları olduğu için hiçbir sıkıntı hissettirmemiş. Anlatılmamasının sebebi bu toplumsal dayanışma olmuş.

    Problem olmayınca yaşananlar yeni nesil tarafından zamanla unutulmuş. Dedesinin, babasının göç hikayesini bilmeyenler var. Ama Yunanistan’a gidenler İstanbul’u ve Türkçeyi unutmamışlar. Araştırma için Yunanistan’daydım. Bir şey almam gerekiyordu, yoldan geçen bir kadına İngilizce almam gereken şeyi nereden bulabileceğimi sormaya çalıştım. Kadın yüzüme baktı ve Türkçe olarak “Neden Türkçe konuşmuyorsun?” dedi. Anne ve babası İstanbul’dan göç etmişler.O, Yunanistan’da doğmuş; ama Türkçe konuşmayı öğrenmiş. Buradan gidenler hâlâ oraya adapte olamamışlar. Ama Türkiye’de böyle bir sorun yok.” diyor.



    Cumaertesi/Zaman

     

    Made ın Çalı

    GEL YORUM YAPMADIN

    __________________


    Son Yazılarım
    • <%RecentEntryTitle%>
    Destekleyenler

    Bağlantılarım