Google

Sitetistik

Zirve100 En iyi
Menü
  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Arşiv
  • Kategorilerim
    Yazılarım
    İstatistikler
    Görsel

    3/12/2009

    Unutulan Savaş (Kore Savaşı) 1



    Unutulan Savaş
    (Kore Savaşı)

    Sanayi devrimiyle birlikte Batılı ülkeler Asya’da pazarlar elde etmek için
    Doğu Asya’nın bir iskelesi olan ve o günkü nüfusu 30 milyonu bulan
    Kore’yi ticari pazar olarak görmeye başlamışlardı. Bunun sonucunda
    büyük mücadeleler yaşanmış, sonrasında da Kore birçok ülkeyle
    anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

    Kore Savaşı Türk Tugayı


    Japonlar ve Ruslar 38. paraleli daha 1896'da kullanmak ve bu hat
    boyunca tarafsız bir bölge kurmak istemişlerdi. İşte bu suretle Kore,
    birdenbire iki Kore olmuştu. 1945'de Kore'nin, Japonlar’dan kurtarılırken
    ikiye bölünmesi bu ülkeyi komünist ve antikomünist dünya arasında
    en çetin bir çatışma alanı haline sokmuştu. Güneyde bir Demokratik Kore
    ( 15 Ağustos 1948 ) , kuzeyde de Komünist Kore Halk Cumhuriyeti
    ( 12 Eylül 1948 )'in kurulmasından sonra, 25 Haziran 1950'de kuzeyin

    taarruzu ile iç harp başlamış oldu. Bu hâl, bir taraftan B.M.’in diğer
    taraftan Çin ordularının savaş alanına girmesine yol açmıştı. Güney
    ve Kuzey Kore'yi birleştirmeye çalışan B.M komisyonu bunu başaramamıştır.
    Kore anlaşmazlığının sürüp gitmesinde Batılı devletlerle ve özellikle
    Amerika ile Sovyetler Birliği arasında, dünya sorunları hakkında bir
    anlaşmaya varılamamasının büyük payı vardır.

    B.M Genel Sekreteri 28 Haziran 1950'de bütün üye devletlere Konseyin
    27 Haziran 1950 tarihli kararını bildirdi ve üye devletleri Kore’ye yardıma
    çağırdı. Bu çağrıya 22 ülke olumlu cevap vermiştir. Bu ülkelerden bazıları
    askeri yardımda bulunurken bazıları da askeri teçhizat yardımında
    bulunmuştur. Askeri yardımda bulunan ülkelerden birisi de Türkiye’dir.
    Türk Tugayı 25 Eylül 1950’de ilk kafilesini İskenderun’dan yola çıkarmış
    ve 16 Ekim’de Kore topraklarına ayak basmıştır.
    Tugay Teagu şehrine yerleşmiş 20 Kasım’dan itibaren de ilk
    muharebelerinin olacağı Kunuri bölgesine geçmiştir.


    Kanuri Muharebeleri


    Kunuri’de o kadar çok şiddetli bir soğuk vardır ki donmamak için
    askerler bulundukları yerlerde tepinmekte ileri geri koşmaktadırlar.
    28 Kasım sabaha karşı başlayan Kunuri muharebesi üç gün
    üç gece aralıksız sürecekti.Türk Tugayı Kunuri’de altı
    Çin tümeni tarafından çevrilmiştir.

    Dört tarafı çevrilen bir birliğin kurtulduğunu tarih yazmıyor.
    Tugay Komutanı General Tahsin Yazıcı’nın:
    -- “Çemberi yardık, cepheye ekmek gönderin, görev verin.”
    Telsiz bildirisi, dünya basınında ve radyolarında büyük yankı yapmıştı.
    Ayrıca Türk ordusu Sunchon Boğazı’nı koruyarak
    B.M Ordusu’nu imha olmaktan kurtarmıştır.

    Her tarafı sarılmış olan bir birlik düşmanın içinden büyük bir
    soğukkanlılık ve sükûnetle hareket etmiş, ses çıkarmamak için
    erler ayakkabılarını çıkarıp ellerine almış ve süngülerinin
    parlamaması için de eldivenlerini süngülerine geçirmişlerdir.
    Çetin muharebeleresnasında General Yazıcı
    “SON ER, SON KURŞUN” emrini verir ve Türk askeri bütün
    varlığını ortaya koyar. B.M ve Türk ordusu derin bir boğaza girdiğinde,
    düşmanın havan ve bazuka ateşleriyle durmak mecburiyetinde kalır.
    Askerler vasıtalardan atlayarak sarp yamaçlara doğru saldırır.
    Daracık boğaz, top tüfek sesleri, birbirine karışan türlü lisan
    gürültüleriyle inlemektedir.

    Bir kamyon üstüne oturan bir havan mermisinin infilâkıyla vasıtanın havaya
    fırlayan parçaları arasına insan uzuvları da karışmaktadır. Çok çetin geçen
    mücadelenin ardından zaferi Moskova radyosu veriyor ve Amerikalılara
    “Bu defa sizi Türkler kurtardı” diyordu.

    Sosori şehrinde madalya töreni için Tugayımıza gelen 8.Ordu Komutanı
    General WALKER uzun konuşmasına şöyle başlar:

    Kore Savaşı bitti - 1953
    (Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Genel Komutanı Amerikalı
    General Walton Walker Türk Tugayının Kunuri Savaşında
    gösterdiği kahramanlıktan dolayı Tuğgeneral
    Tahsin Yazıcı'ya madalya veriyor)



    -- “Kahraman Türk evlatları:
    Size şahsım, ordum ve Amerikan milleti adınateşekkür etmek
    için gelmiş bulunuyorum. Görevinizi fedakârane bir şekilde
    yaptınız. Eğer sizin düşmanı durdurmak için kahramanca
    çarpışmanız vemukavemetiniz olmasaydı, ordum kuşatılarak
    çok zor durumlara düşecek, belki de imha edilecekti…”



    Türk askeri bu defa Kumyangjang-ni’de kahramanlık yazacaktı.
    Türk askerinin ALLAH ALLAH nidaları bu defa burada duyulacaktı.

    26 Ocak’ta karşıdaki ordunun Kunuri’deki düşman olduğu anlaşıldığında,
    Türk askerini arkadaşlarının intikamını alma hırsı saracak ve bu hırsla
    düşmanınüzerine atılacaktı.
    Mermisi bittiğinde süngüsüyle Kore’de Türk tarihine birkahramanlık
    destanını daha hediye edecekti. Zafer yine Türk askerinindi.

    Türk ordusunu bütün B.M ordusu komutanları kutluyor ve madalyalarla
    göğüslerini kabartıyorlardı.
    General Mac Arthur
    “Sizleri görmekten memnunum.Japonya’da siz Türklere herkes kahraman diyor.
    Kunuri’de 8.Orduyu kurtaran,KUMYANGJ-Nİ de düşmanı mağlup ve
    perişan eden Türkler, kahramanlar kahramanıdır;
    Türk Tugayı için yok yoktur.”
    diyordu.



    Türk askeri Kore’de sadece savaşmıyordu Koreli muhtaç ve yetimlere de
    elinden gelen yardımı yapıyordu.
    İşte o günleri Yüzbaşı Nazım Özoğul şöyleanlatıyor;
    -- “Takriben 20 yaşında bir Koreli kadının üstü başı parça parça olmuş.
    Edep yeri kan içinde. Yırtılan elbisesinden memeleri dışarıya sarkmış.
    Yüzü gözü çizikler içinde bu çiziklerden akan kan boynundan göğsüne sızmış.
    Sol kolu ve bacağı kan içinde. Saçları darmadağınık. Gözleri yuvalarından
    fırlamış. Odanın içindeki eşyalar darmadağınık. Hemen kapının yanında soluna
    yıkılmış, yanında takriben iki yaşında bir çocuk ölü annesinin üzerine
    kapanmış, memelerini emiyor”
    diyor.
    Türk askeri işte bu şekilde bulduğu
    yetimleri Seul’de kurduğu Ankara okulu ve yetimhanesinde muhafaza
    ediyor ve onlarla ilgileniyordu.

    Düşman yenilgiye doymuyor bu defada Wegas’ta Türk askerinin karşısına
    çıkıyordu. Artık düşman son kozunu oynamaya başlamıştır ama karşısında
    yenilmez bir ordu vardır. O muharebede bulunan Astsubay Osman Eken
    şöyle anlatıyor ;
    -- “Mayıs ayında gece zifiri karanlık, yağmur çiseliyor, zaman zaman atılan
    aydınlatma mermileriyle ortalık gündüz gibi oluyor; düşen mermilerin
    meydana getirdiği toz ve duman bulutu içinde içi yaralı, inleyen insanlarla
    şehit ve ölülerle dolan irtibat hendeklerinde meydan savaşının izlenimini
    veren mahşeri bir tablo, bir karış boş yer bulunmayan bir tepede düşmanın
    görebildiğimiz yerde, yine cesetlerin üzerlerine mevziler yaparak cesetlere
    basa basa yürüyorduk. Makinalı tüfeklerimizin önü cesetlerle dolu önümüzü
    göremiyoruz, tepeyi yine de savunmaya çalışıyoruz…”


    28 Mayıs 1953’de başlayan muharebe tam 26 saat göğüs göğüse aralıksız
    sürer ve Wegas 16 defa el değiştir.26 saatte Türk askeri 147 şehit verirken,
    düşman 4000 zayiat vermiştir.

    Bu muharebenin sonunda başaramayacağını anlayan düşman ordusu 27
    Temmuz 1953’de Panmunjon’da ateşkes anlaşmasını imzalar.
    Kore Savaşı’nda Türk Ordusu’nun kaybı 724 şehit olarak açıklanmıştır.



    Bugün Kore Dünya ekonomisinin devleri arasındadır.
    Savaştan sonra her alanda başlattığı kalkınma programı sayesinde
    bugünkü halini almıştır.
    Cumhurbaşkani Park Jeong Hee Kore’nin kalkınmasında çok önemli
    bir yere sahiptir.
    Kore Savaşı’ndan sonra Türk insanı ile Koreliler arasında sıkı bir
    muhabbet oluşmuştur.1999’da Türkiye’yi sarsan depremde Koreliler
    canlarıyla ve mallarıyla Türk insanının yanında oldular.
    2002 Dünya kupasında Türkiye ile karşılaşan Kore futbol takımı
    yenilmesine rağmen Türk futbolcularla kol kola girerek seyircilerin
    karşısına çıkıyordu. Seyirciler bütün stadı;
    “Türkiye Türkiye!”
    sesleriyle inletiyordu.
    Savaşla başlayan dostluk bugün halen devam etmektedir.
    Ümidimiz gelecekte de iki ülke arsındaki dostluğun
    devam etmesi yönündedir
    NOT:Bu yazı dizisi toplam 15 partdan oluşmaktadır.
    Şahsen hepsini okumanız tavsiyemdir.

    22/3/2008

    Çanakkale'nin kadın kahramanları..


    Çanakkale'nin kadın kahramanları..



    Çanakkale Savaşı üzerine araştırmalar yapan yazar Zümrüt Sönmez, erkek kılığında Çanakkale Savaşı'na katılan ve büyük yararlılıklar gösteren kadınların çarpıcı hikâyelerini bir kitapta anlattı.

    Çanakkale’nin kadın kahramanları


    Çanakkale Savaşı üzerine araştırmalar yapan yazar Zümrüt Sönmez, erkek kılığında Çanakkale Savaşı'na katılan ve büyük yararlılıklar gösteren kadınların çarpıcı hikâyelerini bir kitapta anlattı.



    Kızıl Toprak Ak Yemeni Savaşın Kadınları'' adlı ilk kitabını Yarımada Yayınevi'nden çıkaran Yazar Zümrüt Sönmez, Çanakkale Zaferi'nin kazanılmasında kadınların çok büyük emeği olduğunu söyledi.


    Kurtuluş Savaşı'nın kadın kahramanları ile ilgili çalışmalar olduğunu ancak Çanakkale Savaşı'na katılan kadınlar hakkında daha önce bir araştırma yapılmadığını bildiren Sönmez,

    -- ''Çanakkale anlatılırken kadınların rolü hep eksik kalıyordu. Yaklaşık 1 yıl önce başladığım araştırmalar sonucunda Çanakkale Savaşı'na katılan kadınlarla ilgili bir kitap hazırlamaya karar verdim'' diye konuştu.


    Araştırmaları sırasında Türk kadınının vatan uğruna neler yapabildiğini örnekleriyle gördüğünü kaydeden Sönmez, şöyle konuştu:

    --  ''Türk kadını, cephede erkek kılığında düşmanla savaştı, cephe gerisinde ise askerlerin mermi ve erzak ihtiyaçlarını karşılayarak zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı. Osmanlı gazete arşivleri ve Çanakkale ile ilgili muhtelif eserlerdeki araştırmalarım sonucunda zaferin kazanılmasında etkili olan kadınların hikayelerini 'Kızıl Toprak Ak Yemeni Savaşın Kadınları' adlı kitabımda derledim.


    Eserimde, vatan söz konusu olduğunda kadınların neler yapabileceğini örneklerle anlatmaya çalıştım. Kitabımın bu konudaki bir boşluğu dolduracağını düşünüyorum.''


    Düşman askerleri, keskin nişancı Türk kadınlarını anlatıyor


    Sönmez'in kitabında, Almanya ve Yeni Zelanda arşivlerinde savaşa katılan askerlerin mektup ve günlüklerinde ''Türk kadın keskin nişancılardan'' bahsettiği belirtiliyor.


    Avustralyalı piyade er J.D. Davies, savaş sırasında annesine yazdığı mektupta keskin nişancı Türk kadınlarıyla ilgili şunları anlatıyor:

    --  ''Benim de vurulduğum 18 Mayıs 1915 günü keskin nişancı bir Türk kızı pusuda çarpışıyordu. Gizlendiği yerden gün boyunca ateş etti ve çok sayıda adamımızı vurdu. Ancak gün batmadan bir Avustralyalı tarafından vurulmasına gene de üzüldüm. Güzel yapılı tahminen 19-21 yaşlarında genç bir kızdı. Genç kızın bedeninde tam 52 kurşun yarası vardı. Bu savaş korkutucu.'' Hastane gemisiyle İngiltere'ye götürülen bir İngiliz asker ise yanında bulunan gazeteciye,

    --  ''O, bir Türk kadın savaşçısıydı, durmaksızın saklandığı evden ateş ediyordu, evi boşaltıp teslim olmayı reddediyordu. Sonunda ele geçirdiğimizde yanında annesi ve çocuğu da vardı. Yakalanana kadar bir pencereden ısrarla ve özellikle de subaylarımızı hedef alarak ateş etmişti. Sanırım öldürdüğü bazı kurbanlarını sürgülemişti de'' dediği kitapta belirtiliyor.


    Mücahide Hatice hanım


    Çanakkale Savaşı'nda cephede savaşan kadınlardan Mücahide Hatice Hanım'ın, 1926 yılında bir gazeteye verdiği demeçte,  Anafartalar 56. Fırka'da silahıyla mücadele ettiğini belirterek,

     -- ''Adım Ahmet'ti. Kadın olduğumu kimse bilmiyordu. Şarapnel parçaları ve kurşunlarla 9 yerimden yaralandım. Milli muharebemize de gönüllü katıldım'' dediği kaydediliyor.


    Babasının yanında ölmeye giden Nezahat onbaşı Çanakkale Savaşı'ndaki 70. Alay'ın komutanı Albay Hafız Hamit Bey'in kızı Nezahat Onbaşı'nın babasıyla birlikte 3 yıl boyunca bütün savaşlara katıldığı, 70. Alay'a ise Yunanlıların ''kızlı alay'' lakabını taktıkları belirtiliyor. Kurtuluş Savaşı sırasında Gediz Cephesi'nde 70. Alay'ın düşman kuvvetlerinin saldırılarıyla zor anlar yaşadığı, bu sırada Nezahat Onbaşı'nın, geri çekilen askerlerin önüne geçerek

    --  ''ben babamın yanında ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?'' dediği, bunun üzerine geri dönüp savaşa devam eden askerlerden çoğunun şehit olduğu, böylece düşman askerlerinin Anadolu'ya ilerlemesini geciktirildiği kaydediliyor.


    1921 yılında TBMM'de Nezahat Onbaşı'ya İstiklal Madalyası erilmesinin gündeme geldiği, tartışmalı geçen oturumların ardından konunun unutulduğu ifade ediliyor. Nezahat Onbaşı'ya 1986 yılında Dolmabahçe'de düzenlenen törenle şükran plaketi verildiği de kitapta anlatılıyor. 

     Made in Çalı

    19/3/2008

    Türklerin büyük sürgünü!


    Türklerin büyük sürgünü!



    Yüzyıllar boyunca vatan edindikleri topraklardan bin bir türlü işkence ve zorlukla uzaklaştırılan, yollarda milyonlarcası ölen Türklerin son 150 yılı büyük acılarla dolu. Bu büyük sürgün sırasında 5,5 milyon Türk ve Müslüman hayatını kaybetti.

    Türklerin büyük sürgünü! 

    Gülizar Baki'nin haberi

    Yüzyıllar boyunca vatan edindikleri topraklardan bin bir türlü işkence ve zorlukla uzaklaştırılan, yollarda milyonlarcası ölen Türklerin son 150 yılı büyük acılarla dolu. Bu büyük sürgün sırasında 5,5 milyon Türk ve Müslüman hayatını kaybetti. 10 milyona yakını evinden, yurdundan oldu. 150 yılda yaşanan acılar, ‘Sürgün ve Ölüm’ belgeseliyle ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

     

     

    Türklerin başta Balkanlar olmak üzere Kafkasya, Kırım ve Doğu Türkistan’dan tehciri, ilk kez bu kadar kapsamlı bir çalışmayla dile geliyor. ‘Sürgün ve Ölüm’ adını taşıyan belgeselde, Osmanlı’nın son 150 yıllık döneminde soykırım, baskı ve işkence yapılarak göçe zorlanan insanların dramı anlatılıyor.

    Ahmet Okur’un yönettiği belgesel filmin senaryosu Cemil Yavuz’a, müzikleri Ali Otyam’a ait. Üç yılda 130 kişilik ekiple çekilen film için özel araçla Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kosova, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Romanya, Ukrayna, Kırım, Avusturya, Moldova ve Macaristan’da 114 bin km yol kat edildi. 13 ülke, 53 şehir ve 169 köyde çekimler gerçekleştirildi. 9 bölümden oluşan belgesel için göçü yaşayan 350 kişiyle röportaj yapıldı.

     Aralarında Prof. Dr. Kemal Kapat, Prof. Dr. Yusuf Hamzaoğlu, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu ve Prof. Dr. Mehmet Saray gibi isimlerin bulunduğu birçok bilim adamının görüşüne başvuruldu.

    93 Harbi, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı... Osmanlı, bu savaşlarda yenilmekle kalmadı; çok önemli toprak kayıpları yaşadı. Bu toprak kayıpları da toplumsal travmaları getirdi. Üç kıtada hüküm süren Osmanlı, Rumeli’yi yani Balkanlar’ı kaybetmenin ızdırabını hissetti en çok da..

    Balkanlar’dan tehcir edilen insanların yaşadığı acılar, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ hissediliyor. Göç aslında Türk insanına çok yabancı bir kavram değil; bu, vatanlarından zorla sürülmenin acısı...

    Yaşadıkları topraklarda baskı ve zulum gördükleri için

     göç etmek zorunda kalan milyonlarca

    Türk ve Müslüman Anadolu’ya sığındı.

     

    Göç rüzgârı ilk Kırım’dan esti

     

    1349’da Rumeli’ye ayak basan Osmanlılar için 1683’te Viyana Kuşatması’ndan sonra tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Bu kuşatmadan yaklaşık 100 yıl sonra 1774’te Kırım kaybedildi. Sadece 1783-84 tarihleri arasında 80 bine yakın Kırımlı, Kırım’dan kaçarak Osmanlı’ya sığındı. 19. yüzyıl Osmanlı için felaketler yüzyılıydı.

    1856-1864 yılları arasında yaklaşık 500 bin Kafkas Müslüman da Osmanlı topraklarına göç etti. 1864’ten sonrasını da sayarsak bu şekilde Kafkasya’dan göçe zorlanan 1 milyon 200 bin Kafkasyalıdan ancak 800 bin kadarı Osmanlı topraklarına ulaşabildi. Ama asıl büyük göç ya da sürgün 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 savaşından sonra yaşandı. Balkanlar’da sonuç felaketti. Balkan savaşında 1 milyon 253 bin insan muhacir durumuna düşmüş, 261 bin 937 kişi yani eski nüfusun yüzde 17’si katledilmiş ya da sürgünlerde ölmüştü. Savaştan önce Rumeli’de 2 milyon 315 bin Müslüman nüfus yaşıyordu.

     Savaşlar ve göç yollarında bu insanların 632 bini hayatını kaybetti. Sonuçta Balkanlar’da kalan Türk nüfusu bir milyon 445 bine düştü. Hakimiyet kurduğu yerlerde asimilasyon yerine insanî bir politika izleyen Osmanlı, doğduğu topraklara kağnıların üzerinde geri dönüyordu.

    Kafkaslar ve Balkanlar’da yaşanan acılardan yıllar sonra Doğu Türkistan’da da Rusya ve Çin’in baskısından ve işkencesinden bunalan Türkler zorunlu bir göç yaşadı. Daha doğrusu anavatanını terk etmek zorunda kaldı. Doğu Türkistanlıların bir kısmı, 1930 ve 40’lı yıllarda ata topraklarını bırakarak, kafileler halinde insanlık tarihinin en zorlu yolculuklarından birine çıktılar.

    Kızgın çölleri, geçit vermez Himalaya Dağları’nı aşarak, savaşa savaşa, öle öle, azala azala Hindistan’a ulaştılar. Yola çıktıktan yaklaşık yirmi yıl sonra Menderes’in davetiyle Hindistan’dan Türkiye’ye geçtiklerinde sayıları milyonlardan sekiz yüz bine düşmüştü.

    Türklerin yaşadıkları acılar, 20. yüzyılın ortalarında bile devam etti. Daha önceki göçlerden dolayı sayıları bir hayli azalan Kırımlı Türkler ve Müslümanlar bu sefer Stalin’in zulmüne uğruyordu.  Stalin, 1944 yılında Kırım Türklerinin hepsini sürme kararı verdi.

    Bir gece vakti yataklarından kaldırılarak hazırlanmaları için sadece 15 dakika verilen bu zavallılar, yanlarında birkaç parça eşya ile hayvan vagonlarına tıkıldılar. Yolda çoğunluğu hayatını kaybetti, hayatta kalabilenler ise Sibirya içlerine kadar götürüldüler.

    Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni rejimler kuruldu, ama Türklere ve Müslümanlara karşı tavır değişmedi. Burada yapılanlardan dolayı Türkler 1950 ve 1980’lerde büyük göç dalgalarıyla Türkiye’ye geldiler. 1989’da ise II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük göç dalgası yaşandı. Bulgaristan’dan 313 bin Türk doğduğu toprakları terk edip Türkiye’ye geldi.

     1990’lı yılların ortasında Bosna’da yüz binlerce Müslüman Boşnak öldürüldü. Sadece Birleşmiş Milletler’in koruması altındaki Srebrenitsa’da Sırplar 12 bin silahsız insanı vahşice öldürdü. 2001 yılında da Müslüman Arnavutlar ve Kosovalılar sıkıntıya düştüler. Türkiye, hem onlardan göçmek isteyenleri kabul etti hem de güvenliklerini sağlamak için askerî gücüyle oraya gitti.

    Fakat geçtiğimiz 150 yıllık süreçte, Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflamasıyla başlayan göçler sırasında çok acılar yaşandı. Ama maalesef yaşananları ancak yaşayanlar bildi. Dünya, Türklerin, onların akrabalarının ve diğer Müslümanların çektiklerine kayıtsız kaldı. 1800’lü yılların başından günümüze kadar en vahşi yöntemlerle öldürülen beş milyondan fazla insanımızın hesabını soran olmadı.

    Şimdi ise bugüne kadar hep içimizde ‘dindirdiğimiz’ bu büyük acıyı, insanlık ayıbını dünya kamuoyuna anlatacak bir film var karşımızda. Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, yapımcılığını üstlendiği belgeseli Zeytinburnu’nda yaşayan insanlara vefa borcu olarak görüyor.

    Çünkü Zeytinburnu, Balkanlar’dan, Kırım ve Doğu Türkistan’dan binbir çileyle göç eden muhacirlerin kurduğu bir semt. Sözde Ermeni soykırımına atfen “Son 150 yıllık tarihi incelediğimizde en az yüzü kızaracak olan, hatta yüzü kızarmayacak olan bizleriz.” diyen Aydın, “O zamanlar dehşetli savaşlar yaşanıyormuş, dolayısıyla herkes sıkıntı çekmiş. Ama en çok sıkıntı çeken Türkler ve Müslümanlar olmuş. Çok büyük acılar çekmişler.” diyor.

    Balkanlar’dan ve Kırım’dan göç eden yüz binlerce muhacir İstanbul sokaklarını doldurmuştu. Sirkeci ve Zeytinburnu garlarının yanı sıra Tuzla, zorlu bir yolculukla gelenlerin konakladığı yerlerdi.

     

    Torunlar, geldikleri yeri tanımıyor

     

    Tüm bu bilgiler ve belgesel, akıllara, bu kara lekenin neden yabancı hatta Türk tarih kitaplarında hakkıyla anlatılamadığı, insanların vicdanlarında gereken yankıyı bulamadığı sorusunu getiriyor. Cevabı, belgesel için yüzlerce göçmenle ve uzmanla görüşen yönetmen Ahmet Okur veriyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nin göçmenleri karşılama, yerleştirme, onlara sosyal imkanlar ve iş olanakları sağlama açısından Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok daha başarılı olduğu söylenebilir. Türkiye’dekiler göçmenlere kendi insanları olduğu için hiçbir sıkıntı hissettirmemiş. Anlatılmamasının sebebi bu toplumsal dayanışma olmuş.

    Problem olmayınca yaşananlar yeni nesil tarafından zamanla unutulmuş. Dedesinin, babasının göç hikayesini bilmeyenler var. Ama Yunanistan’a gidenler İstanbul’u ve Türkçeyi unutmamışlar. Araştırma için Yunanistan’daydım. Bir şey almam gerekiyordu, yoldan geçen bir kadına İngilizce almam gereken şeyi nereden bulabileceğimi sormaya çalıştım. Kadın yüzüme baktı ve Türkçe olarak “Neden Türkçe konuşmuyorsun?” dedi. Anne ve babası İstanbul’dan göç etmişler.O, Yunanistan’da doğmuş; ama Türkçe konuşmayı öğrenmiş. Buradan gidenler hâlâ oraya adapte olamamışlar. Ama Türkiye’de böyle bir sorun yok.” diyor.



    Cumaertesi/Zaman

     

    Made ın Çalı

    GEL YORUM YAPMADIN

    __________________


    Son Yazılarım
    • <%RecentEntryTitle%>
    Destekleyenler

    Bağlantılarım