Google

Sitetistik

Zirve100 En iyi
Menü
  • Ana Sayfa
  • Profilim
  • Arşiv
  • Kategorilerim
    Yazılarım
    İstatistikler
    Görsel

    5/11/2009

    Eski Meslekler

    Eski Meslekler

    Aslında hedeflenen, eskiye iyisiyle kötüsüyle sorgulamadan
    sahip çıkmak değil, yeniliği yakalayabilmek adına, yenileşebilmek
    için, gözden çıkardığımız gerekli değerlerimizi korumak.
    Maddi olsun, manevi olsun, ne değerlerimiz var yitirdiğimiz,
    yitirirken gözümüzü kırpmaya bile zaman bulamadığımız.
    İyi düşünmek gerekiyor, değişmeyen tek şey değişimdir...




    Attarlar

    Eczanelerden önce onlar vardı. Osmanlı döneminde,
    usta-çırak usulüyle yetişen attarlar, ilaç yapımında kullanılan
    hammaddeleri satan ve ilaç hazırlayan esnaf topluluğuydu.
    Bu meslek erbabı, dış ülkelerden getirilen nebati, hayvani
    ve cemadi hammaddeleri “kökçü” denilen esnaftan aldıkları
    maddeleri ve kendilerince hazırlanan ilaç tertiplerini satıyorlardı.

    Bunların arasında amel, basur, öksürük hapları, pehlivan yakısı,
    çocuk macunu ve yara merhemini saymak mümkün.
    Kimi İstanbul attarları ise kaliteli hammadde elde etmek için
    bahçelerinde adaçayı, biberiye, boruçiçeği, hatmi, kekik,
    kudret narı, oğulotu, reyhan ve zater gibi tıbbi bitkiler
    yetiştirip yaprak ve köklerini zamanında toplayıp kurutarak
    tezgaha koyarlardı.


    İstanbul’da 17. yüzyılda ilgili maddeler satan 300 macuncu,
    41 gülsucu, sekiz ilaç yağı satıcısı, 70 dekçi attar, iki bin hoca
    attar,
    35 amberci, 25 buhurcu, üç bademyağcı dükkanı vardı.
    Ancak 1850’lerde bu sayılarda düşüş başladı. Bunda bugünkü
    eczanelerin çoğalması ve hazır ilaçların ülkeye girmesi etkili oldu.



    Ayvazlar

    Her biri emre amade. Avrupa malikanelerindeki servantların
    bir benzeri olan ayvazlar, XVIII. Yüzyılda Osmanlı yaşantısına katıldı.
    İşe koyulmuş, hazır bekleyen anlamına gelen bu kelime, çoğu
    Van yöresinden gelen ve konaklarda çalışma imkanı bulan
    Ermeni gençlerine deniyordu.

    Kimi zaman Kürtler’den de ayvazlık yapan oluyordu.
    Tercih sebepleri ise beden gücüne sahip işlerde becerikli
    olmalarıydı. Ayvaz istihdamı, Osmanlı’nın batıya açılışıyla
    birlikte yazın sayfiyelere kışın konakları arası ilişkilerin
    artmasıyla yaygınlaştı.

    Konaklardaki ayvazlar bekçilik yapar, geleni karşılar,
    oda kapılarında emir için bekler, yemek servisi yapar, odun kırar,
    su taşır, çarşı Pazar işlerine bakar ve gerektiğinde kayıkçılık
    bile yapardı. Ayvazların ahır ya da ambara bitişik olan kaldıkları
    yere ise ayvaz evi denirdi.

    Ayvazlar kalıpsız fes, hem Ermeni hem de ayvaz olduklarını
    gösteren mor veya mavi bir puşi, sırtlarında sarta yada omuzdan
    iliklenen kapalı yelek, siyah şalvar, kaba kundura, renkli çorap
    ve siyah kuşak giyerlerdi. II. Meşrutiyet döneminde yaşanan
    kıtlıkla birlikte varlıkları sona erdi.



    Cezzarlar

    Seyyar kasaplar. Şehirlere yerleşimin artmasıyla birlikte pek
    çok esnaf gibi cezzarlar da yerleşik düzene geçti. Esnafın henüz
    yerleşik hayata geçmediği eski dönemlerde cezzarlar, tıpkı ciğerciler
    gibi omuzlarında üzerine etler dizilmiş bir sırık, ellerinde etleri
    kesecek büyük bir bıçak ve bellerine bağlı bir peştemalla
    sokaklarda dolaşırlardı.

    Mallarını satabilmek için de “semiz” ya da “semiz etlerim var”
    diye bağırırlardı. En çok satışı pazarlarda yaparlardı. Şehirlere
    yerleşimin artmasıyla birlikte pek çok esnaf gibi cezzarlar da
    yerleşik düzene geçti.



    Çığırtkanlar

    Olmazsa olmazlar. Herhangi bir şey üzerine ilgi toplamak,
    müşteri çekmek için yüksek sesle bağırtılan adamlardı. İstanbul’da
    çarşı Pazar boylarında kendilerine mahsus edebiyatı olan bir tabakaydı.
    Sokaklarda seyyar dolaşan satıcıların her birinde bir çığırtan
    çalışması zorunlu gibiydi. Bunların başında da Mahmutpaşa
    çarşısı ve Büyük Kapalıçarşı dükkanlarının çığırtkanları geliyordu.



    Kassarlar

    Havuzda kuru temizleme. Eski kayıtlarda kassar şeklinde
    tesadüf edilen çırpıcı kelimesi Türk diline “çırpmak” kökünden
    geldi. Boyalı şeyleri çırpıp suya vuran anlamına gelir. Kassarlar
    ise özel bir şekilde inşa edilmiş taş havuzlarda halı, kilim, tülbend,
    keçe ve benzeri şeyleri yıkama yani suda çırparak temizleyen
    kişilere denirdi.



    Kemankeşler

    Geçmişin okçuları. Ok, Türkler’in savaşta en büyük silahları,
    okçuluk da barışta en büyük sporlarıydı. Türk boyları dünyanın
    dört bir yanına dağılırken ok ve yayı da beraberlerinde götürürdü.
    Osmanoğulları da fethettikleri her diyarda bir okmeydanı
    inşa ederlerdi. Fetihten sonra İstanbul’da da bir okmeydanı kuruldu.

    II. Bayezid döneminde buraya bir de okçular tekkesi yapıldı.
    Tekkede toplantı ve idman salonlarının yanı sıra hocalar için özel
    daireler, kemankeş denilen okçulara ücretsiz yemek dağıtan bir
    aşevi vardı. Ancak okmeydanında ok savurmak için okçu lisansı
    sayılan “kabze” alınması şarttı. Bunun için 900 gez (596 m)
    mesafeye ok düşürmek gerekiyordu.



    Mahyacılar

    Sadece Ramazan ve bayramlarda çalışırlardı.
    Kurulmadan önce kareli bir kağıt üzerine kalıbı hazırlanıp
    kandillerin yeri belirlenirdi. Ramazan ve bayram gecelerinde
    çift minareli camilerde iki minare arasında gerili iplere kandiller
    asarak yazı yazma ya da şekil yapma geleneği, İslam dünyasında
    sadece Türklere özel olup özellikle İstanbul’da gelişmiş bir sanattı.

    Mahyacılar, çifte minareli camilerin minarelerinin arasında
    “dış mahya”; Ayasofya, Sultanahmed, Süleymaniye ve
    Nuruosmaniye camilerine de “iç mahya” kurarlardı.
    Bir mahya için yaklaşık 8 kg yağ harcanırdı. Kurulmadan
    önce kareli bir kağıt üzerine kalıbı hazırlanıp kandillerin
    yeri belirlenirdi.



    Sakalar

    Günümüzün sucuların yaya hali. Eski İstanbul evlerinde
    su ihtiyacı çeşitli şekillerde karşılanırdı. En basit çözüm
    tabii ki her evin yakınındaki çeşmelerdi. Fakat onlarda çok
    kalabalık olurdu. Böylece saka loncası, evlere para karşılığında
    su taşıyan kişileri bir araya getirdi. Bu 19. yüzyılın sonuna
    kadar devam etti. Saka, her gün bıraktığı kırba sayısı kadar
    evin kapısının kenarına tebeşirle işaret koyardı.

    Ay sonunda da paralarını toplardı. Fakat hemen hemen
    her ay müşteriyle saka arasında para toplama zamanı gelince
    kavga çıkardı. Bazı kesimlerse sakalardan şikayetçiydi çünkü
    sakalar bazı çeşmeleri kendi mülkleriymiş gibi kullanır buradan
    su aldıktan sonra çeşmenin suyunu da kesip giderlerdi.



    Savatçılar

    Modası 150 yıl geçmedi. Arapça “kara” anlamına gelen
    sevad sözcüğünden gelen savar, gümüş üzerine kara nakışlar
    yapılan bir sanat dalıydı. Savat yapılmadan önce önce bu
    işin tatbik edileceği eşyaların; tokaların, kemerlerin, hançer
    kabzalarının, tütün tabakalarının, muskaların ve dua taslarının
    yüzeylerine kalemkarlar tarafından çeşitli şekillerin
    işlenmesi gerekirdi.

    Bundan sonra savatçılar belirli oranlarda gümüş, bakır,
    kurşun ve kükürt karışımından elde ettikleri bir alaşımı dövüp
    tülbentten geçirerek ince siyah bir toz hazırlarlardı.
    Bunu söz konusu motif, yazı ve resimlerin üzerine kuru
    olarak sıvayarak “ekme savat”, toza boraksla karıştırıp
    macun haline getirdikten sonra sürmek suretiyle de
    “sürme savat” yaparlardı.

    I. Dünya savaşı öncesinde Van’da 120 dükkanda 400
    dolayında savatçı ustası ve kalfası vardı. Ayrıca Sivas,
    Erzincan, Trabzon ve Samsun’da da bu sanat çok gelişmişti.
    Öyle ki savatlı Türk tabakaları tim Avrupa’da özellikle de
    Paris kuyumcularında kendine yer edinmişti.
    Anayurdu Dağıstan olan savatçılık, Osmanlı’da 150
    yıl kadar altın devrini yaşadı.



    Seleciler

    Ruhsatlı dilenciler. Yünden hırkaları, ellerinde alemleri,
    başlarında hasırdan destarları olan dilenciler 16. ve 17.
    yüzyıl Osmanlısı’nda yedi bin taneydi. O yıllarda bakacak
    kimsesi olmayan, bir iş yapamayacak kimselere “cer kağıdı”
    denilen dilenme ruhsatı verilirdi.

    Ruhsatı olmayanın dilenme izni yoktu. Ancak bunu pek
    önemseyen yoktu. Bunun için Tanzimattan önce hepsini
    kontrol altına almak amacıyla bir esnaf zümresi kabul edildi.
    Eyüp Camii merkez kabul edilerek “Seele Kethüdalığı” adıyla
    bir kahyalığa bağlandı.



    Tanzifatçılar

    Zamanın çöpçüleri. Pirleri Verrad Berberi olan tanzifatçılar,
    17. yüzyılda 500 nefer kadardı. Üzerilerinde kırmızı ve siyah
    meşin kaftanlar vardı. Başlarında teke ve hamid külahları,
    omuzlarında uzun sırıklar üzerinde çapa demir, arkalarında
    müdevver ağaç tenekeler, ellerinde kazmalar, süpürge,
    kürek, omuzlarında zembil, harar ve har ü haşak sepetleri
    bulunur, ta ki kasıklarına kadar battal siyah çizmeler giyerlerdi.

    “Çöp çıkaram” diye bağırarak sokaklarda dolaşır,
    evlerin kapılarını çalarak aldıkları çöpleri sırtlarındaki küfelere
    yükleyerek götürürlerdi. Bu kişiler çoğunlukla ermeniydi.
    O zamanlar şehrin meydanları gayrımüslimlere temizlettirilir,
    caddeleri yeniçeriler süpürür, sokakları mahalle halkı süpürürdü.
    Ama yine de İstanbul’un çok temiz bir şehir olduğu söylenemezdi.

    EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

    Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

    0 yorum yazılmıştır
    Son Yazılarım
    • <%RecentEntryTitle%>
    Destekleyenler

    Bağlantılarım