|
| |
| |
| |
4/12/2009
28 Kasım 1950 Gecenin ilk saatleri sessizlik içinde geçirilmiştir. Bu halin sabaha kadar devamı, dondurucu bir soğukta mümkün olduğu kadar dinlenip uyku kestirmeleri istenir. Fakat bu hal çok kısa sürer. Saat 03. 00'ten sonra dağdan gelen silah sesleri sükûneti bozar. Dağdan gelen silah sesleri keşif kıtasına düşmanın veya bir çete grubunun çattığının alâmetidir. Nöbetçilerin yanlış bir görüşün yanlış tesirlerine kapılarak ateş açtıkları da tahmin edilir. Vakit biraz geçince silah seslerinin artması, arada bomba ve havan mermilerinin patlamalarının sıklaşması, keşif kıtasının düşmanla muharebeye tutuştuğuna şüphe bırakmaz.
Keşif kıtasının yeri ile tugay muhabere idare yeri arasındaki yükseklikler, telsiz irtibatına mani olduğundan keşif birliğinden bir haber alınamaz.
Keşif birliğinden Üsteğmen Kamil Doğan yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: Artçı görevi ile geriye doğru gelirken yolda kolordunun tugayla irtibat için tahsisettiği telsiz kamyonunun bozulmuş olduğunu gördük, Amerikalı muhabere Yzb. Lorenzon arabasını tamir etmekle meşguldü, tamir işi bitinceye kadar kendisini beklememizi rica etti. Bu sırada keşif kolu baş tarafı ile yolun kıvrım yerine gelmiş bulunuyorduk. Arabanın tamirini izlerken yolun kuzeyindeki ormanlıklar içinden birden bire makineli tabanca sesleri yükseldi ve ardından saldırı başladı. Ortalık bir anda mahşer yerine döndü, göğüs göğse bir mücadele başladı. Bu boğuşma ve bağrışmalar arasında ben yolun solunda ki uçuruma yuvarlanmıştım. Kendimi toparlayıp da etrafıma baktığımda iki ere rastladım. Havan ve onları takiben el bombaları ile yaptıkları baskın karşısında bir anda yakın boğuşmalar ve bağrışmalar başlamıştı. Biraz sonra yanımda ki teğmen Hüseyin Günsurla ( bu arkadaşım o günün sonunda şehit olmuştur ) iki erinde yanıma yaklaştıklarını gördüm, gerek dinleme ve gerekse ara sıra sesle işaret vermemize rağmen diğer arkadaşlarımız hakkında bir bilgi edinemeyerek derenin tabanında rastladığımız patikayla tugaya kadar geldik. Baskın yapanların dünden beri muhacir veya Güney Kore askeri süsünü vererek gerilerimize doğru akın halinde geçen düşmanın öncüsü gerillâcıların olduğu ve bunların hemen arkasından düşman birliklerinin gelmekte oldukları anlaşılıyordu.
Amerikalıların evvelce dedikleri gibi düşman hareket ve muharebelerini gece yapmaktadır.
Bu çatışmada o sırada muhabere mihveri kablosunu toplamakla meşgul olduğu anlaşılan muhabere takım komutanı Üsteğmen Tahir ÜN ile keşif birliğindeki istihkâm takım komutanı Üsteğmen Muzaffer Arca şehit olmuş, Amerikan muhabere Yzb. Lorenzo esir düşmüş ve sonra Birleşmiş Milletler ile Kızıl Çin arasında yapılan esir değişiminde Amerika'ya dönmüştür.
Arıza yaptığı için 4. bölükten başına beş er konarak yolda bırakılan römorklu bir cip arabası, keşif müfrezesinin ilerden geriye dönen bir aracıyla bir süre geriye çekilebildiyse de yolda düşman baskınına uğramış ve beş erden yalnız biri yaralı olarak, birliğine dönebilmiştir. Bu römorklu cipin içinde bulunan iki 81'lik havan, bir telsiz makinesi, birçok hafif silah, cephane vesaire de düşmana kalmıştır.
1. Bölüğün silah takımı astsubay ile üç ağır ve dört hafif makineli tüfek nişancısı ve birkaç roketatar taşıyan erler fazlasıyla yorulup geride kaldıklarından, o sırada baskına uğraması sebebiyle geriye savuşan keşif müfrezesi komutanın cip arabasına bunların taşıdıkları silah ve cephaneler geçici olarak konarak erlerin yürüyüşe devam etmeleri sağlanmış ise de, bunlar yine düşman baskınına uğradıklarından yalnız Astsubay birliğine dönebilmiş, diğerlerinin ne olduğu bilinememiştir.
Astsubay Arif Özbek'in komutasında bir manga, ileri karakol postası olarak köprünün ilerisine sürülmüş, iki makineli tüfekle pekiştirilmiş bir takım Wavon köyünün güney batısında ve köprünün doğusunda ki tepeye gönderilmiş, yolun batısında köprüye hâkim tepeye gene iki makineli tüfekle takviyeli bir takım yerleştirilmiş ve son takım da bunun soluna konmuştu. İleri karakol bölüğü, böylece üç takımı yarım kilometreye yakın bir cepheye yayarak köprüyü, yolu ve boğazın giriş yerini tıkamak görevini yapmaya çalışmıştır. Düşmanla o gece temas sağlanmıştır.
Düşmanın 10. bölüğe taarruzu ortalık ağarırken başlamış ve ilk saldırı köprünün ilerisindeki postaya olmuştur. Postanın komutanı Astsubay Arif Özbek şehit olmuş ve postadan geriye ancak birkaç kişi dönebilmiştir.
Düşman geriye dönebilen bu birkaç kişinin peşine takılarak, bunların mevzilerine ilerleyerek iki postayı geri attıktan sonra, bölüğün hemen bütün cephesine birden 60–70 metre den ateş ederek hücuma başlar. Fakat takımlar düşmanın hücumlarını şiddetli ateşle karşılarlar. Etkili ateş altında kalan düşman kısmen gerileyerek köprünün ötesinde mevzilenir, kısmen de sağa sola kayıp, 10. bölüğü kuşatmaya çalışır. 10. bölük komutanı tabur komutanına verdiği ilk raporda, miktarı henüz kestirilmeyen üstün bir düşman kuvvetinin yakından taarruza geçtiğini belirtir. 11. Rok kolordusu birlikleri ve keşif kıtamız üzerinde arka arkaya kazandığı muvaffakiyetlerle keyiflenen ve şımaran düşman, bu mukavemeti de çabuk kıracağını sanarak, fazla yayılmaya gerek duymadan saldırır.
Yol tarafındaki bölük mevziinin sökülmeyeceğini anlayan düşman, gerisinden aldığı takviyelerle diğer bölüklerin cephelerine yayılarak hamlelerini tekrarlar. Bu esnada topçumuz mevziine girip ateşe başlamış, topçu ileri gözetleyicileri 1. hat bölüklerine varmış, topçu uçakları muhabere sahasına gelmiştir.
Gözetleyiciler tarafından tanzim edilen topçu ateşlerimizde düşman üzerinde ezici bir etki yapar. Düşman tarafından topçu ateşi gelmemekte, topçu yerine bol havan, makineli ve otomatik tüfek ateşleri yapılmaktadır.
Bu esnada Albay Celal Dora da çok hızlı bir şekilde 9. bölük ihtiyat takımı ile birlikte bulunduğu yerden 500 m . yükseklikteki dimdik ve 45 dereceden fazla meyilde olan sık ormanlık tepelere tırmanmaya başlar. Arazinin çok çetin ve arızalı oluşu eratın 36 saatten beri devamlı hareket halinde bulunuşları, uykusuz ve yorgun oluşları, bu tepelere tırmanmalarını oldukça zorlaştırır. Takımın mevcudu 32 er bir Astsubay ve bir subaydan ibarettir. Albay Celal Dora bu kadarcık küçük bir kuvvetle gerilerimize sarktığı haber alınan ve kuvveti en az bir alay olduğu tahmin edilen bu düşmana taarruz etmenin bir kıymet ifade etmeyeceğini ve muvaffak olunamayacağını anlasa da, takım çok sık ormanlık arazide düşmanla temasa gelince düşmanın noktainazarını kendilerine çevirecektir. Böylece yanlarının tehdit edildiğini gören düşman hareket serbestini kaybedecek ve kuvvetimizi tahmin edemeyeceğinden üstün bir kuvvetle takıma taarruza teşebbüs edecek ve bu işler olup bitinceye kadar da tugaya hazırlanmak ve kendini bu kötü durumdan kurtaracakları tedbirleri almak için biraz daha zaman ve fırsat kazandırabileceklerdir. Dimdik yokuştan nefes almadan olanca kuvvetlerini sarf ederek ilerlemeye çalışırlar. Albay Celal Dora ana yurttan bir alay komutanı olarak Kore'ye gönderilmişken içindeki bulundukları durum onu bir takım komutanlığına mecbur etmiştir. Takım loşlaşan, yaprakları bol yaşlı sık ormanın içinde yüksekliği 550 m . olan bu çetin tepeye biran evvel çıkıp gerilere sarkan düşmanı görmek ve düşmanı hedefinden alıkoymak heyecanıyla dinlenmeye bile vakit bulamadan olanca kuvvetini kullanarak ilerlerler. Albay Celal Dora'nın on metre kadar ilerisinde üç er, sağında ve solunda da diğer erler, yanları dikkatle gözetleyerek kendilerini 50 metre geriden takip eden takımın gözcülüğünü yapmakta ve emniyeti sağlamaya çalışarak, ilerlerler. Her atılan adımda düşmanla karşılaşma ihtimalini de hesaba katarak çok dikkatli ve gözleriyle sık ormanın içini tarayarak elleri tetikte ilerlerken, tepeye 150 metre kala birdenbire ileriden; yanlardan ve ağaçların dalları üzerinden kulakları çınlatan makineli tüfeklerle düşmanın yağmur gibi ateşlerine maruz kalırlar.
ALBAY CELAL DORA O ANI ŞÖYLE ANLATIYOR:
“Düşmanın ansızın ateşine maruz kalmış bir anda kendimizi yere atmıştık. Çin alayının yancıları buraları çoktan tutmuş, tahkimat yaparak yerleşmiş ve mükemmelen gizlenmişlerdi. O kadar mahirine gizlenmiş ve gerek siperlerinde ve gerekse ağaç dalları arasında o kadar ustalıkla saklanmışlardı ki, ardı arkası kesilmeyen sürekli ateşlerine rağmen bir kişi görmemiz mümkün olmamıştı. Bizi 50 metre mesafeden takip eden takımda aynı zamanda ateşe maruz kalmış ve bu durumda bizden çok evvel bu tepelere yerleşmiş olan düşman yancılarının ağına düşmüştük. Ateş ara vermeden olanca hız ile devam ediyor ve hiçbir hedef göremediğimizden bir tek mermi dahi atmak fırsatını bulamıyorduk. Bu şiddetli ateş karşısında bulunduğumuz yerden daha fazla beklemenin sonu vurulmak, esir olmak veya ölmekti. Geriye doğru sürünerek takımın bulunduğu yere gitmek ve takımı harekete geçirmek için solumdaki ere işaretle geri çekilmesini emrettim. Bunu gören sağımdaki yaralı er, -- "Beni burada bırakmayın albayım, ağır yaralıyım " diye yalvarıyordu. Bu şiddetli ateş altında onun yanına giderek yarasını sarmak veya geriye doğru sürüklemek imkânı yoktu. Bu yaralı arkadaşıma, hiç kımıldamadan ölmüş gibi hareketsiz kalmasını ve geriden takımı alarak kendisini kurtaracağımı söyleyerek solumdaki erle birlikte geriye doğru sürünmeye başladık. En ilerideki arkadaşımız ilk ateşte şehit olmuş ve olduğu yerde cansız ve hareketsiz kalmıştı. Sürünerek çekildiğimizi gören Çinlilerden birkaçının ağaçlar arasından bizi yakalamak için hayvan gibi uluyarak ve koşarak yaklaştıklarını gördük. Adeta nara atar gibi bağırarak üzerimize saldıran Çin askerlerini ilk defa burada görmüştüm. Ben otomatik kara bin tüfeğimle ve beni takip eden erde kendi tüfeğiyle ateş ederek bunlardan birkaçını yere serip bizi takip edemez hale koyduktan sonra sürünerek çekilmeye ve ateşe devam ettik.
Takımın bulunduğu yer düşman ateşi ve gözü altında savunmaya gayri müsait çukurca bir yerdi. Takım bu çukur yerde bir taraftan ileriden ve yanlardan gelen ateşlere karşı kendini korumaya çalışmakta bir taraftan da düşmandan görebildiklerine ateş etmekteydi. Biz takımın yanına yanaştığımız zaman orman içindeki Çinlilerin yaygaraları ve çakal gibi uluyarak birbirine işaret vermeleri fazlalaşmış ve ağaçlar arasından koşarak takıma doğru yaklaştıklarını görmüştük. Düşmanın burada karşımızda gördüğümüz kuvveti en aşağı bir makineli tüfek takımı ile takviyeli bir bölük kadardı. Takıma saldıran bu üstün düşman karşısında yerimizi terk ederek geriye çekilmemiz halinde kendileri ile çok yakın temas halinde bulunduğumuz düşman bizi bir daha bir yerde tutunmamıza fırsat vermeyecek şekilde takip ve daha cesaretle saldırmasına devam edecek ve cepheyi muannidane bir şekilde savunarak düşman hücumlarına göğüs geren üçüncü taburun yan ve gerisine düşerek bu taburunda savunmasını felce uğratacaktı. Bulunduğumuz çukur yerde pasif olarak beklemeleri de takımın imhasından başka bir netice vermeyecekti. Hiç olmazsa bizim ilk defa ateşe maruz kaldığımız 50 metre kadar ilerideki nispeten daha müsait araziyi ele geçirdiğimiz takdirde burada savunma imkânı bulunacak veya müsait bir zemin ve zamandan faydalanarak düşman üzerine atılmak da mümkün olacaktı. Bu mukayeseyle takım komutanına takımın 50 metre kadar ilerideki arazi kısmına yerleştirilmesini emretmiştim. Takım evvela ateşleriyle düşmanın saldırısını durdurmuş ve arkasından bende kendileriyle beraber olduğum halde yaptığımız ilk hücum muvaffak olarak yaralı vaziyette bıraktığımız erin bulunduğu arazi kısmını işgal ve burada savunma için tertiplenmiştik.
Vakit geçtikçe yeni yeni takviye birliği alan düşman taarruzunu sık sık tazelemekte ve takımda şiddetli ateşlerle taarruzlarını kırmaya çalışmaktaydı.
Bu sıralarda Wovan boğazı girişini savunmakta olan üçüncü tabur cephesinde muharebenin çok kızışmış olduğu her türlü silahların olanca hızı ile çalışmasından ve çeşitli mermi infilaklarından anlaşılıyordu. Bu esnada tepemizde çok alçak vaziyette uçan Amerikan uçak filoları neredeyse bize de ateş edecekleri endişesi içindeydik. Dost olmalarına rağmen ikinci bir düşman gibi biz onlardan da korunmaya çalışıyorduk. Takımın yanında uçaklarla anlaşacak panoların bulunmayışı, arazinin çok sık ormanlık oluşu yüzünden kendimizi uçaklara tanıtıp yardım talebinde bulunamamıştık. Ormanın azıcık seyrek yerlerinde bulunan erlerimiz çelik başlıklarını sallayarak kendilerinin dost olduklarını uçaklara tanıtmak istiyor ve fakat muvaffak olamıyorlardı. Bununla beraber bulunduğumuz yerden düşman alayının tepeler hattının arkasından geçtiği yol kısmı görülemediği için bu alayın durumunun ne olduğu bilinemiyordu. Tepemizdeki uçakların bu yol üzerindeki düşman alayına ateş etmemeleri onların dost ve düşman olduklarını anlayamadıklarından ileri geliyordu.
4/12/2009

Kunuri Muharebesi
26 Kasım 1950
Saat 18. 00’de harekete geçirilen pekiştirilmiş keşif birliğinden beş dakika sonra, 1. piyade iki bölüğü ile tugay havan bölüğü keşif birliğini izler. 2. tabur ilkin yaya olarak ve sonra kolordudan gelen kamyonlarla sevk olunur. 1. taburdan boşalan tugay ulaştırma bölüğünün araçları geri gelerek önce yaya yürümeye başlayan 3. taburu bindirirler. Bu sırada tugayın motorlu topçu taburu 25. Amerikan tümen bölgesinde Kunuri’ye gelerek Choyang-myon’a gönderilir. Tugayın son birliklerinin bu bölgeye varmaları, gece yarısından sonraya ve konup istiharete geçmeleri ise 27 Kasım 1950 saat 03. 00’e kadar sürer.
Tugayımız yolda ilerlerken başsız, beşer onar kişilik Güney Koreli birkaç asker grubuna rastlar. Bunların bir kısmı silahlı, bir kısmı da silahsızdır. Yapılan sorgularında Kore kolordusunun 7. tümeninden olduklarını, büyük düşman kuvvetlerinin taarruzu karşısında, tümenlerinin dağıldığını, Sunchon'da toplanacaklarını, düşman ve kolorduları hakkında bir bilgilerinin olmadığını ifade ederler. Aralarında subay olduğu anlaşılan birine, toplanmaları ve tugayımızla birlikte, düşmanla çarpışmaları için bir deneme olarak yapılan teklifi subay adeta dehşetle karşılar, buna muktedir olamayacaklarını korku ve heyecanla ifade eder ve tugayımızdan alel acele kaçarak uzaklaşmaya çalışır. Bunlar görünüşleriyle madden ve manen bitkin haldedirler. Tugay komutanı Tahsin Yazıcının emriyle yakınlarda olmalarının zararına binaen, inzibatlara toplattırılarak kolorduya gönderilirler.
27 Kasım sabahına kadar 9. kolordudan dost ve düşman grubu hakkında hiç bir bilgi verilmemiş, tugay sağ ve solunda bir dost birlik olmaksızın, yalnız başına durumun meçhulleri içindedir. O gece kuru ayaz bir havanın dayanılmazlığına rağmen sakin bir şekilde geçirilir.

27 Kasım 1950
27 Kasım sabahı verilen emre göre birlikler vaktinde ve iltizamla yola koyulurlar. Biraz sonra yokuşlar başlayınca vücutlar ısınmış bir halde gevşemeler başlar. Yaya yürüyen piyade birlikleri ile motorlu vasıtaların aynı kol içinde yürümesi çok sıkıcı olur. Yolun darlığı ve yanlarındaki hareket imkânsızlığı yürüyüş tertibini karışık bir hale sokar. Taburların ağır silah bölükleri motorludur. Taburlardan ayrılamazlar, topçu taburunun ileride bulunması lâzımdır. Yürüyüş motorlu vasıtaların sık sık durarak, ağır ağır ve sessizce ilerlemeyle devam eder.
İlerde emniyet tertibatı almış olan takviyeli keşif birliği yaptığı dinlemelerde düşmanın mevcudiyetine ait herhangi bir belirti elde edemez. Song-myon bölgesine gelen birliklere ayrı ayrı konma yerleri gösterilmiş ve her birlik emniyet tertibatını alarak ateş yakmadan kutuplarından başka bir şey kullanmadan, soğukta donmamak için sabaha kadar uyumadan bulundukları yerde beklerler. Amerikan ve Kore birliklerinden ve ne de düşman hakkında birliğimize herhangi bir bilgi gelmez.
Bu durum karşısında Albay Celal Dora durumu değerlendirerek şartların aleyhimize olduğunu görerek gerekli tedbirleri alır. Gece saat 24. 00'e kadar brandası indirilmiş kamyonun içinde ve sönük bir mum ışığında ertesi gün yapılacak harekâtın plânlarını hazırlar ve birlik komutanlarına gerekli emirleri verir.
Keşif kıtası Karil Lyong yüksekliğine öğleye doğru varmış, fakat düşmana henüz rastlanmamıştır. Sol kol hakkında bir bilgi alınamamadığı için endişeler başlar, zayıf takatli telsizlerin birlikler arasında muhabereye yetmediği ilk olarak bu harekette anlaşılmış olur. Yolun yokuşlu kısmı piyadelerde yorgunluğu gittikçe artar ve yürüyüş ağırlaşır.
Tugay karargâhı muharebe kademesi saat 14. 00'de Karl Lyong yüksekliğine çıkar ve şu tespitlerde bulunur:
-Topçu taburu 1. taburu takip etmektedir.
-Keşif kıtası Yondogni bölgesine varmış, 1. tabur kol başı o köye yaklaşmıştır.
-3. Tabur Karil Lyong’a yaklaşmakta daha gerideki birlikler yürüyüşlerine devam etmektedir.
-Sol kolun yol bulamaması sebebiyle kol komutanının emriyle sağ kola katılmak üzere geri dönmüş olduğu haberi gelmiştir.
-Yakınlarda yada uzaklarda dost, düşman kimse görünmemektedir, tek bir top ve tüfek sesi işitilmemektedir. Tam manasıyla ölü bir sukût vardır. Kore kolordusundan en ufak bir alâmet yoktur.
-Keşif kıtası için artık hareket sahası açılmış olduğundan tank takımı keşif kıtası emrine sevk edilir. Saat 14. 30' da tercüme edilen ikinci bir emir gelir.
-Daha ileriye gitmeyiniz. Dün gece kamyonlardan indiğiniz yerin on bir yarda doğusunda kalarak yolu doğuya, kuzeye, güneye karşı kapayınız. Chongsongni 'de sizden birlik yoktur orada bir düşman alayı bulunmaktadır.
Emir bu kadardır. Kolordunun maksadına bilhassa tümenin durumuna, Kore kolordusunun akıbetine ait hiç bir bilgi verilmemiştir. - Choyangni'de tugaydan herhangi bir birlik yoktur ve orada görülen düşman alayıdır.
3/12/2009
Kunuri – Sunchon Arasındaki Muharebe

KUNURİ – SUNCHON ARASINDAKİ MUHAREBE
BİR TÜRK KOMUTANININ ANLATTIKLARI: “ Sunchon, Kunuri’ye en az 50 km . dir. Buraya kadar yaya olarak yürümek, bunca yorgunluk, beş gecedir devamlı uykusuzluk ve her türlü mahrumiyetlerden sonra ancak iki günde mümkün olabilirdi. Hâlbuki düşmanın bu iki gün içinde Kunuri- Sunchon yolunu kesmek için çok üstün kuvvetlerle giriştiği çevirme hareketinin gayesine ulaşması muhakkaktı. Yegâne kurtuluş çaresi, süratle geriye gitmek için hareket emrini bekleyen ve mevcudu yüzden fazla olan Amerikan motorlu vasıtalarına beşer onar binip biran önce Sunchon’a çekilmek ve orada tekrar toplanmaktı. Vasıtalardan istifade arzumuzu silah arkadaşlarımıza hissettirdiğimiz zaman hiç de sevimli olmayan bir tavırla bize, yaya olarak takip etmemizi icap eden yol istikametini gösterdiler ve ancak yaralılarımızı taşıyabileceklerini söylediler.
Bize karşı gösterilen bu gayri dostane harekete sebep ne idi? Çekilmenin bezgin, pasif ve ürkek haleti hâkim... Böyle bir zamanda grup grup gelen Türklerin kaç gündür ne yaptıkları, neler başardıkları, parça parça geliş sebepleri onlarca tamamen meçhuldü. Lisan bilmediğimizden cephe kaçkını ve bozguncu artığı olmadığımızı anlatmak mümkün olmuyordu... Daha üst makamlara müracaat ederek, motorlu vasıtalara binmek müsaadesini almak belki kabil olurdu, fakat artık onlara ihtiyaç duymayı bir izzetinefis meselesi telakki etmiştik.
O anda 2. Tümen karargâhının gerisinde cereyan eden yolun kesilme hadise ve vahametinden Bölük Komutanı ile benim de haberimiz olmadığı gibi Kunuri güneyinde ki sırtlarda emir bekleyen Amerikan alayları da bihaber idiler.
Muhtelif birliklerden topladığımız 400 kadar mevcutla yolun kenarında meyus ve mukadder, ne yapacağımızı düşünüp her şeye rağmen yaya olarak Sunchon’a hareket kararı verildi. Bu kararın icapları içinde iki gün hiçbir taraftan iaşe edilemeyeceğimize göre, açlık, bunca yorgunluktan sonra hedefe varmadan yollarda serilip kalmak, yeni ve ümitsiz muharebelere tutuşmak gibi musibetler mukadder ve bu derece kötü mukadderattan sonra da ölüm muhakkaktı. Fakat o anda iyi denemeyecek bakışlarına hedef olmaktansa, her türlü meşakkate göğüs gererek, en sonunda düşman kurşunuyla ölmek, hepimiz için daha cazip görünüyordu.
 Umumî bir tasviple bir ağızdan “yürüyelim arkadaşlar yürüyelim” diye yükselen seslerdeki merdane manayı ve Türkün millî izzetinefsi mevzuu bahis olunca, apaçık tehlikeleri dahi küçümseyen ruh asaletinin o günkü hatırası benim için bütün Kore muharebelerinin en heyecanlısıdır.
Kafilemiz Kunuri’den hareket ettikten sonra Amerikan tümen karargâhının bulunduğu düzlükten daha ilerde, motorlu vasıta parklarından az uzakta, yeni bir tertip ve düzen için yolun kenarında durdu. Gün ağarmaya başlamıştı. Vaziyet hakkında bilgi edinilir ümidi ile kırk sekiz saat aç erlerimize kumanya bulabilmek maksadıyla bir yüzbaşı arkadaşla tümen karargâhının bulunduğu yere gittik. Büyük bir çadıra girdiğimiz vakit yüksek rütbeli Amerikan subaylarının ortadaki büyük bir masa üzerine serilmiş vaziyet haritası etrafında toplandıklarını gördük...
Hiç kimse konuşmuyordu. Masaya yaklaşıp haritaya bakınca, karargâh çadırını saran bu meyus sükûtun sebebini anladım. Harita üzerinde kırmızı oklarla gösterilen düşman taarruz kolları bir ahtapot gibi etrafımızı sarmıştı. En fenası da takip edilecek yolun çok daha gerilerinden kesilmek üzere oluşu idi. Daha geri yol kısmı, şişenin boğazı ve ağzı tıkanmıştı. Vaziyetin vahameti artık hiçbir suretle yardım görmemize imkân olmadığını anlatıyordu.
Dostlarımızın tankları, topları ve belki de biraz sonra binip bu cehennem içinde kendilerini uzaklaştıracak vasıtaları vardı. Biz ise yürüyecektik.
Biraz yürüdükten sonra Amerikan topçularının bulunduğu bir köye gelindi. Burada daha evvel gelebilmiş arkadaşlarla birleşerek mevcudumuz biraz daha arttı. Genç bir levazım subayımızın nereden, nasıl temin ettiğini bilmiyorum, biraz reçel, peynir ve birer dilim ekmekten ibaret ziyafeti, vücudumuza yeni hamleler için kuvvet bahşetti. İki gündür aç olmamıza rağmen açlıktan ölmemek veya hiç olmazsa dermansızlıktan yolda kalmamak için zorla çiğnediğimiz lokmalar boğazımızda düğümleniyordu. Erlerimizi biraz bir şeyler yemeleri için teşvik, hatta icbar ederken onlar da en samimî bir ifade ve muhabbetle “ sen de ye komutanım “ diye adeta yalvarıyorlardı. Vatandan haftalarca uzakta kader birliği etmiş birkaç yüz kardeşinin birbirlerine olan karşılıklı ve samimî mecburiyetleri gönüllere, ekmek ve yemekten ziyade kuvvet, kudret bahşediyordu.
Yorgunduk. Fakat dinlenmek için daha fazla duramazdık. Köyden hemen çıkmış, biraz yürümüştük ki, Amerikalıların yakın emniyeti için postalar sürüldüğünü söyledikleri civar tepelerden yürüyüş kolumuz şiddetli ateş yedi... Yol terk edilerek hendekler ve civardaki müsait araziden faydalanılarak yeni bir karara varmak için etrafı gözetlemeye başladık. Bu esnada biraz evvel terk ettiğimiz köyden topçu ve motorlu vasıtalar da yanımıza yaklaşmış ve durmuşlardı. Bir Amerikalı yarbayın şu teklifi ile karşılaştık: -- “ Yol ateş altındadır. Karşı tepedeki düşman bir taarruzla atılmazsa hareketimize imkân olmayacaktır. Sizden düşmana taarruz ederek yolu açmanızı istiyoruz.
Amerikalı Yarbayın kararı doğru, fakat teklifi acayipti. İlk nazarda, yolu açın, biz gidelim de, siz ne olursanız olun, demek ister gibi bir mana taşıyan bu teklif aslında haklı idi.
Yüz kadar motorlu vasıta, otuz kadar top ve milyonlar değerinde harp malzemesinin düşman eline geçmesini önlemek için yolu açıp onların geriye gidebilmelerini temin etmek bir vazife borcu idi. Bu vazife yapılırken kamyonlar ve toplar geçmiş ve çok kısa bir yürüyüşten sonra yolun sağ ve solundan tekrar ateşe yakalandık. Önümüzde geçilmesi lâzım gelen diz boyu derinliğinde bir su vardı. Kulaklarımızın dibinden vızlayarak ayaklarımızın önüne düşen mermilerden toprak kaynaşıyordu. Bu ölüm gürültülerine, vakit vakit yaralanan ve şehit olanların hain iniltileri karışıyor, yaralılarımızı omuzlarımızda ve kollarına girerek taşıma mecburiyeti, düşmanın işini kolaylaştırıyordu. Suyu bata çıka geçtik, fakat sırılsıklam olan ayak ve vücutlarımızdan buğular çıkmaya başladı. Az sonra da vücutta hareket kalmayınca ayazdan donan elbiselerimizin içinde düşman kurşunundan gayri donma tehlikesi de belirmişti.
Su dan sonra düzlük gittikçe darlaşarak arazi civar tepelerin hakimiyeti altında bir boğaz halini aldı. Üstümüze her taraftan yağan mermilerden başka bir de tam cephemizden makineli tüfek ateşleriyle karşılaştık. Artık ilerlemeye imkân kalmamıştı. Bu feci durumumuzu gören düşman da teslim olmaktan başka çaremiz bulunmadığına karar vermiş olacak ki tüfekleri atıp ellerimizi kaldırmamızı, yani esir olmamızı işaret ediyorlardı. Bu işaretler bize atılan mermilerden daha fena geldi. O zamana kadar süratle menzil dışına çıkmak ve daha müsait bir durumda mukabele etmek kararımız değişti.
Artk gizlenme, müsait yer arama imkân yoktu. Ayakta, çekerek, nasıl rast gelirse düşmana çevrilen namlularmızdan fırlayan mermiler işaret edenleri yere serdi. Skan ateş sesleriyle beraber mermilerin yükseklerden atًn gerek düşmanın siperlerine gömüldüğünü anlıyorduk. Yaralılarımızdan yürüyebilenlerden szan kanlarına rağmen son gayretlerini sarf ederek, ağır olanlar da arkadaşlarının yardımıyla yol boyuna getirilerek yatırılıyordu. Bunlar geriden gelebilecek vasıtalara bindirilecekti.
Bütün çaresizliğe ve ümitsizliğe rağmen Allah’tan ümit kesilmiyor. Biz bu ümitsiz mücadelenin son dakikalarına gelmiştik ki, gerimizden motor sesleri duyulmaya başladı. Az sonra her türlü silahlarla mücehhez motorlu vasıtalar yanımızda durdu. Bu kolda tümen karargâhının kurtulan topları ve tankları vardı. Tanklar ateşiyle bize yardıma başladılar.
Amerikan piyadeleri dereye inerek mevzilendiler. Yapılan devamlı ateş muharebesiyle düşmanın sinmesinden istifade edilerek vasıtalar ileriye fırladı. Bu sefer bizi de arabalara aldılar. Fakat her yüz, iki yüz metrede bir, kol durmak mecburiyetinde kalınca, yere atlayarak muharebeye tutuşuyor, baskısından sonra tekrar hareket ediyorduk. Bu ilerlemede herhangi bir arıza dolayısıyla yolda durmuş vasıtalar yanlara devriliyor ve yol açılıyordu.
Bu hareketler esnasında yakın mesafelerden yapılan ateşlerle vasıtalar delik deşik olmuştu. Tabi şehit olan ve yaralananlar da pek fazla idi. İçinde bulunduğum bir muhabere otosunda iki Amerikalı ölmüş, bir Amerikalı, iki Türk yaralanmıştı.
Çok derin bir boğaza girdiğimiz vakit, düşmanın havan ve bazuka ateşleriyle durmak mecburiyetinde kaldık. İki tarafımızdaki sarp tepelere mevzilenen düşmanın burada son kozunu oynamağa karar verdiği anlaşılıyordu. Yine vasıtalardan atlayarak sarp yamaçlara doğru saldırıldı. Bu artık son ve en müthiş mücadele idi. Daracık boğaz, top tüfek sesleri, birbirine karışan türlü lisan gürültüleriyle inliyordu. Burada Amerikan subay ve erlerinin de yılmaz bir cesaret ve soğukkanlılıkla mertçe dövüştüklerini gördüm.
Durmaya mecbur kaldığımız yerin etrafı dik yamaçlarla yükseldiğinden, kol içindeki tankların ateşleri pek müessir olamıyordu. Bu duruş, düşman silahları lehine müsait bir durum yaratmıştı. İyice gizlenmiş ve maskelenmiş bazuka ve havanların isabetleri pek müthiş oluyordu. Mesela; bir kamyon üstüne oturan bir havan mermisinin infilâkıyla vasıtanın havaya fırlayan parçaları arasına insan uzuvları da karışıyor, feryat ve iniltiler duyuluyordu. Bulunduğumuz bu mıntıka üzerine yetişen jet uçaklarının pek isabetli ve halâskâr müdahaleleri olmasaydı bu cehennem diyarından hiç birimizin kurtulmasına imkân kalmayacaktı. Beş uçaklı bir filo ile yer arsında irtibat temin edilip ateş gelen yerler uçaklara tarif edildi. Bu uçakların düşman üstüne dalarak roketleri ve makineli tüfekleriyle çok isabetli atışları süratle tesirini göstererek üstümüzdeki keşif ateş baskısından kurtulduk. Düşmanın bu ateş fasılasından istifade edilerek ve yeniden arızalanmış vasıtalar uçuruma yuvarlanarak tekrar harekete geçtik.
Konvoyumuz hava karardıktan sonra Sunchon’ a vardı. Burada toplanacağımız emredildiğinden vasıtalardan inen guruplar metruk bir binanın bahçesinde toplandık. Şehir içerisinde bizden başka kimsenin bulunmadığını araştırmak üzere bir ekip çıkarttım. Konvoy Piyangong’a hareket etti. Ekip döndü, şehirde hiçbir canlı mahlûka rastlamadıklarını söylediler. Beraberce Sunchon’un ıssız ve karanlık sokaklarında yürümeye başladık. Hayattan eser olmayan bu şehir sokaklarındaki sessizlik muharebe meydanının o müthiş gürültülerinden daha korkunç ve ürpertici idi.
Uzaktan gelen ayak sesleri duyduk. Bunlar Koreli iki askerî polisi idi. Onların delâletiyle pencerelerinden ışıklar görülen büyük bir binaya geldik. Bizden iki subaya rastladık. Onlar da toplanma yerini arıyorlarmış. Burası seyyar bir hastane idi. Birkaç Türk arkadaşla daha buluştuk. Bu hastaneye getirilmiş Türk yaralılarının da bulunduğunu söylediler.
Bu hastane büyük çadırlardan ibaret olup hepsi tamamen dolmuştu. İlk tedavileri yapılanlar geriye naklediliyorlardı. Bizden olanları arıyor ve “ Türk var mı? “ diye soruyorduk. Her grup içinden “ Ben varım, ben Türküm, buyur komutanım “ diye cevap alıyorduk. Hafif ve ağır olmak üzere birçok yaralılarımıza rastlıyor, onlar da bizi görünce birkaç kelime konuşabilmenin saadeti içinde ızdıraplarını unutuyorlardı.
Biz yaralılarımızla kucaklaşıp konuşurken, hastanenin rahibi mütebessim ve mültefit bir tavırla yanımıza yaklaştı. Onunla görüşürken İngilizce bilen arkadaşımızın yüzünde beliren hayret ve memnuniyet ifadelerinden merakla neticeyi bekliyorduk. Kısa bir konuşmadan sonra, bize bütün çektiklerimizi unutturan müjdeli haberi verdi. Bu haber General Mac Arthur’un “ Türk kuvvetleri 8. Orduyu kurtarmıştır” mealindeki beyanatı ve bütün dünya efkârının bizimle meşgul olduğu idi. Güler yüzlü ve hürmet telkin eden rahip, tekrar tekrar bizi tebrik ediyor, ellerimizi sıkıyor ve Allah’ın lütfü ile bütün arkadaşlarımıza kavuşacağımızı söyleyerek teselli ediyordu. Bu sevinçli haberi yaralılarımıza duyurduk, hepsi ızdırablarının tesellisini bulmuş, yaralarının devasına kavuşmuş gibi, sevinç ve heyecan içinde idiler.
Hafızamda ve ruhumda silinmez bir iz bırakan aşağıdaki konuşmayı aynen yazıyorum.
Zafer müjdesini yaralılarımıza verirken sağ ayak kemiği kırılmış bir erimizsedyesinden doğrulmak isteyerek; “ Yüzbaşım, Moskof da duymuş mu? “ dedi. Tercüman arkadaşımız aynı suali rahibe sorunca aldığımız cevap hepimizi bir kat daha coşturdu. Yaralımıza aynen anlattım “ Moskof radyosu, Amerikalılara, sizi bu sefer Türkler kurtardı “ diyorlarmış.
 “ Bizi düşman övdükten sonra akan kanım helâl olsun” dedi”.
|
| |
|
|
| Son Yazılarım |
|
|
Destekleyenler |
|
|
| Bağlantılarım |
|
|
|